10 Ekim 2013 Perşembe

Alemlerin Rabbine Hamdolsun

Müminler her olayı en ince detayına kadar Allah'ın yarattığını ve hepsinin kaderde önceden takdir edilmiş olaylar olduğunu bilerek, büyük bir teslimiyet içerisinde yaşarlar. Elbette inananlar da yaşamları boyunca pek çok zorluk ve çeşitli imtihanlarla karşılaşırlar. Ama asla "keşke şöyle olsaydı", "böyle yapsaydım daha hayırlı olurdu" gibi sözler söylemez ve böyle kuruntulara kapılmazlar. Olayların özünde belki de hiç bilmeyecekleri bir hikmet ve hayır olduğuna kesin olarak iman ederler. Böylece hoşlarına gitmeyen, sıkıntılı görünen durumlarda bile son derece huzurlu bir yaşam sürerler.
Ancak bu sırrı bilmeyen inkarcılar, büyük veya küçük, kötü olarak nitelendirdikleri her olayda müthiş bir sıkıntı yaşarlar. Yaşamlarına çoğunlukla mutsuzluk ve ümitsizlik hakimdir. Halbuki insan, yapısı gereği sürekli olarak huzur ve rahatlık içerisinde yaşaması gereken bir varlıktır. Çünkü insan için, sıkıntı, stres ve hüznün getirdiği fiziksel ve manevi tahribatlar şiddetli olabilmektedir. Allah'a dayanıp güvenmeyen ve her olayı hayır gözüyle değerlendirmeyen insanın içine düştüğü sıkıntı, elem, hüzün ve stres o kişiyi sarıp kuşatır. Gelecek korkusu, ölüm korkusu, hastalık korkusu, mal kaybı korkusu gibi korkularının hiçbir zaman sonu gelmez.
İnsanın tek kurtuluşu, tüm olayları Allah'ın mutlaka bir hayır ve hikmet üzerine yarattığını bilerek yaşamasındadır. Mümin, istisnasız karşılaştığı her olayı Allah'ın, bir hayır ve hikmetle yarattığını bilirse, Allah'a gerçek manada tevekkül eder. Tahammülle değil, güzel bir sabırla sabrederse kulluk görevine uygun davranmış olur. Güvenlik, huzur ve güç sağlamak Allah'ın gücü ile oluşan bir şeydir. Dua ve tevekkülle, herşeyi Allah'tan beklemek müminin vasfıdır.
Mümin, bu dünyada, cennetin kapısında beklerken çeşitli olaylarla karşılaşır ve denenir. Bu olaylar sırasında Allah'ın rahmetini, rızasını, cennetini kazandıracak güzel tavırlar içinde olan, cehennemden sakınan, Allah'tan korkan ve hayırları gören, kendisi göremese de her olayın hayır yönlerini Allah'ın bildiğini bilen bir varlıktır.
Allah, Kendisi'nden korkup sakınan kullarının kaderlerinde takdir edilmiş, muhakkak yaşanacak olan bir olayı ayetlerde şöyle haber vermiştir:
Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevk edildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin." (Onlar da) Dediler ki: "Bize olan va'dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. Melekleri de arşın etrafını çevirmişler olarak Rablerini hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Aralarında hak ile hüküm verilmiştir ve: "Alemlerin Rabbine hamdolsun" denilmiştir. (Zümer Suresi, 73-75)

Allah'ın İnananlara Yardımı

Her dönemde inkar edenler, Kuran'ın "… Ancak insanların çoğu iman etmezler" (Rad Suresi, 1) ayetinde bildirildiği gibi, yeryüzündeki insanların çoğunluğunu oluşturur. İnkarcılar her zaman Müslümanlara karşı sayıca üstün durumdadır. Bu yüzden de bu akılsız ve basiretsiz insanlar kendilerini daima doğru yolda sanırlar. Sahip oldukları maddi güçlerinin ve sayılarının inananlardan fazla olması, onlara bir güven duygusu verir. Bu nedenle olayları hep dış görünüşe göre değerlendiren cahiliye insanları, kendilerinin üstün olduğundan yüzde yüz emin olarak hareket ederler. Ama farkına varamadıkları çok büyük bir gerçek vardır ki, o da Allah'ın müminlere olan vaadi ve desteğidir:
… Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Allah yukarıdaki ayetinde dikkat çektiği gibi, herşeyi müminlerin lehine kılar ve onları çeşitli yollardan destekler. İnşirah Suresi'nde Müslüman için her zorlukla birlikte kolaylığın da yaratıldığı sırrı verilmektedir. Hastalığı yaratan Allah'ın şifayı da yaratması gibi, her zorluk da yanında kolaylığı ile beraber meydana gelmektedir. Bu gerçek şöyle haber verilmiştir:
Demek ki gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
Allah'ın bu desteği ve yardımını sadece müminler bilirler. Ve onlar, hayatları boyunca ne ile karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, Allah'ın daima inananların velisi ve yardımcısı olduğunu bilmenin getirdiği güven ve huzur duygusu ile hareket ederler. Allah kullarına şöyle vaat etmiştir:
Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisa Suresi, 45)
İnkarcıların ve münafıkların ise pek çok korkusu vardır. Yalnızca Allah'a iman etmedikleri, O'na şirk koştukları, her olayı ve varlığı başıboş zannettikleri için daima bir korku ve tedirginlik içinde yaşam sürerler. İşte bu, Allah'ın müminlere karşı mücadele edenlerin kalplerine saldığı bir korkudur:
Rabbin meleklere vahyetmişti ki: "Şüphesiz Ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın, inkar edenlerin kalblerine amansız bir korku salacağım…" (Enfal Suresi, 12)
Allah'ın yardım ve desteği Müslümanın hayatının tamamını kapsar. Tarih boyunca Allah inananlara çeşitli yollarla yardımını ulaştırmıştır. Kimi zaman peygamberlerine mucizeler vermiş; kimi zaman Müslümanları görünmeyen ordular ve meleklerle, hatta doğa olaylarıyla desteklemiş; kimi zaman gerçekleşmesi imkansız gibi görünen olayların gerçekleşmesini sağlamıştır. Kuran'da verilen bu örneklerden bazıları şöyledir:
Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece Biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görendir. (Ahzab Suresi, 9)
Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz. O da: "Şüphesiz Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap vermişti. (Enfal Suresi, 9)
Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır. (Al-i İmran Suresi, 13)

Müminlere Kurulan Tuzakların Tümü Baştan Bozulmuştur

İnkar edenler müminlere karşı yürüttükleri mücadelelerinde her türlü sinsi yönteme başvururlar. Bu yöntemlerin en çok kullanılanlarından biri de müminlerin aleyhinde ittifak ederek onlara çeşitli tuzaklar kurmaktır. Sayıca fazla oldukları için ve tuzaklarını gizli gizli kurdukları için başarılı olacaklarını düşünen inkarcılar, planlarını yaparken iki kişinin üçüncüsünün, üç kişinin dördüncüsünün Yüce Allah olduğunu unutmaktadırlar. Allah'ın insanlara şah damarından daha yakın olduğu gerçeğinden ise tamamen gaflettedirler. Halbuki Allah gizleseler de açığa vursalar da "sinelerin özünde saklı duranı bilendir". İnkarcıların müminlerin aleyhinde akıllarından geçirdikleri her fikri, kurdukları her tuzağı, yaptıkları her planı da Allah en ince ayrıntısına kadar bilir.
En önemlisi de herşeyin bilgisine sahip olan Allah, Kuran'da inkarcıların kurdukları tuzakların tümünün baştan bozulmuş olduğunu haber vermiştir. Ne kadar zekice, ne kadar sinsice, ne kadar büyük olursa olsun müminlerin aleyhinde kurulan tüm tuzakları herşeyin Yaratıcısı olan Allah'ın yıkacağı Kuran'da şöyle bildirilir:
... Gerçekten Allah, kafirlerin hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır. (Enfal Suresi, 18)
Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim Suresi, 46)
Bunların yanı sıra Allah, bu tuzakların salih kullarına zarar veremeyeceğini bildirmiş, bu tuzakların hepsinin onları kuranların kendilerine döneceğini de haber vermiştir:
… Oysa hileli düzen kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 43)
Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli bir husus şudur: İnananların Allah'ın bu vaadine (inkarcıların tuzaklarını boşa çıkarması) güvenleri tamdır. Allah'ın yardımının daima kendileriyle beraber olduğu gerçeğini bilerek tevekkül içerisinde yaşarlar. Baştan beri üzerinde durduğumuz gibi, bu mütevekkil ruh halleri sayesinde de, karşılaştıkları her olaydaki hayır ve hikmetleri görebilir, göremeseler bile her olayın müminler için mutlak hayırla sonuçlanacağına kesin bir bilgiyle iman ederler.

"Galip Gelecek Olanlar Allah'ın Taraftarlarıdır"

Müslümanlar "şer" gibi görünen olayları dahi hayır gözüyle değerlendirmelerinin ve Allah'ı vekil edinmelerinin karşılığını, hep en güzel şekilde almışlardır. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 173-174)
Şunu hatırlatmak gerekir ki, kimi zaman dışarıdan bakıldığında zahiren inkarcılar üstünlük sağlamış gibi görünebilirler. Oysa bu, sadece Allah'ın inananlara yönelik bir denemesidir. Böylelikle salih müminler ile gevşeklik gösterenler birbirlerinden ayrılmaktadır. Tevekkül eden, sabreden ve olaylara hayır gözüyle bakan Müslümanlar hiç şüphesiz Allah'a olan güvenlerini ve sadakatlerini açıkça ortaya koymaktadırlar. İşte bu nedenle dünyada ve ahirette Allah'ın rızasını kazanarak galip ve üstün gelecek olanlar, her zaman inananlardır:
Kim Allah'ı, Resulü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)

Peygamberlerin Örnek Teslimiyeti

Peygamberlerin ve yanlarındaki salih Müslümanların hayatlarını incelediğimizde, bu kutlu insanların yaşamlarının inkar edenlerle fiki mücadele içerisinde geçtiğini görürüz. Bu insanlar kimi zaman ilk bakışta aleyhlerine gibi görünen pek çok olayla karşılaşmışlardır. İşte bu noktada, peygamberlerin ve onlara uyan müminlerin en dikkat çekici özelliklerinden biri karşımıza çıkar: Koşullar ne derece zorlu olursa olsun karşılaştıkları olayların Allah'tan geldiğini bilmenin teslimiyeti, huzuru ve tevekkülü içindeki olgun tavırları…
Allah'ın elçileri ve salih müminler, zor anlarında Allah'ın yardım edeceğinden emin bir şekilde, herşeyin mutlaka müminlerin lehine çevrileceğini bilerek yaşamlarını sürdürmüşler ve bu gerçeğe göre hareket etmişlerdir. Allah'a olan derin imanlarından kaynaklanan bu üstün özellikleri tüm Müslümanlar için de güzel bir örnek teşkil eder.

İnkarcıların Sözlü Saldırıları

Kuran'da haber verildiği gibi, tarih boyunca inananlar karşılarında, kendilerine engel olmaya çalışan hatta onları doğru yoldan döndürmek için her türlü yönteme başvuran inkarcı topluluklar ve münafıklarla karşılaşmışlardır. İnkarcıların müminlere karşı kınayıcı, incitici sözlerde ve çeşitli iftiralarda bulundukları (özellikle de delilik, yalancılık, büyücülük, uğursuzluk, ahlaksızlık iftiraları gibi) Kuran'da anlatılmıştır:
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.  (Al-i İmran Suresi, 186)
Yukarıdaki ayette, inananların aleyhinde gibi görünen yalan ve iftiraların, onlar için aslında bir şer değil aksine bir hayır olduğu vurgulanmıştır. Bir başka ayette, Peygamberimiz (sav) döneminde yaşanan bir olay örnek verilerek bu durum şöyle açıklanır:
Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azab vardır. (Nur Suresi, 11)
Hiç şüphe yok ki geçmiş dönemlerde inananların karşılaştıkları bu tarz olaylar, onlara rahatsızlık vermek, onları yıldırmak ve batıl dinlerine geri döndürmek için inkarcıların izledikleri taktikler olmuştur. Ama müminler bu çirkin saldırıların her zaman hayırlarına döneceğinden ve sonunda doğruluklarının ortaya çıkacağından emin bir şekilde davranmışlardır. Bu bakımdan atılan iftiralara ve sözlü saldırılara karşı her zaman en akılcı ve hikmetli cevapları vermişler, sabrederek Allah'a tevekkül etmeleri gerektiğini ancak bu şekilde başarıya ulaşacaklarını unutmamışlardır.
Geçmişte yaşanan bu örnekler gibi bundan sonra da Müslümanların her an Allah'ın yarattığı kadere teslim olmuş bir ruh hali, her olayın hayırla geliştiğini bilmenin tevekkülü içinde olmaları son derece önemlidir. Bunu yaşayan mümin dünyanın en büyük kazançlarından birine kavuşacaktır. Çünkü Allah ayetlerinde Kendisi'ne tevekkül edenlere yardım edeceğini, ve onların asla "yardımsız" kalmayacağını şöyle bildirmiştir:
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.
(Al-i İmran Suresi, 160)

İnkarcıların Fiili Saldırıları

İnkarcı topluluklar, tarih boyunca iman edenlerin Allah yolunda olmalarını, dini yaşamalarını ve tebliğ yapmalarını kendi batıl dinleri açısından bir tehlike olarak görmüşlerdir. Bu nedenle de çoğu zaman inananları yıpratmak için, yukarıda bahsettiğimiz gibi alay ve iftira gibi yöntemlere başvurmuşlardır. Bunların yetersiz kaldığını gördüklerinde ise tehdit, hapsetme, işkence etme ve yurtlarından zorla çıkarma gibi çeşit çeşit yollar denemişlerdir.
Müminlerin bu insanlar ile yaptıkları mücadelede zaman zaman gördükleri kötü muameleler inkarcı topluluğun azgınlığının bir göstergesidir. Buna karşın müminler karşılaştıkları bu tarz tepki ve uygulamaları her zaman hayır gözüyle değerlendirmişlerdir; başlangıçta kötü görünen olaylarda Allah'ın pek çok güzel sonuç dilediğinin farkındadırlar. Gerçek iyilik ve hayra ulaşmanın zor anlarda sabretmeyi ve tevekkül etmeyi gerektirdiğini iyi bilirler. Allah Müslümanların bu güzel özelliğini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
… Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Ahzab Suresi'nde, Peygamberimiz (sav) döneminde yaşanan bir olayın anlatıldığı kıssayı tefekkür ettiğimizde de bu güzel hikmetlerin bir kısmını bulabiliriz. Söz konusu vakada, inkar edenler tarafından her yönden kuşatılan müminlerin sınandıkları ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratıldıkları bildirilmiştir. Böylesine zorlu bir imtihan ortamında ise münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar çeşitli bahanelerle kaçarak kendilerini belli etmişlerdir.
İşte böyle bir zorluk anı sayesinde mümin topluluğunun içinde uzun zamandır gizlenen, kalplerinde hastalık bulunan kişiler ile münafıklar ortaya çıkmıştır. Adeta insan bedeninde gizlice gelişen bir kanser gibi sinsi bir yapılanma, böyle bir güçlük anında dağılmıştır. Allah'ın rahmeti ve desteği müminler üzerinde tecelli etmiştir. Bu olayda, münafıkların çirkin tavrına karşılık müminler karşılaştıkları zorlukta büyük hayırlar olduğunu görmüş, Allah'ın ayetlerini yaşadıkları için imanları güçlenmiş ve Allah'a olan bağlılıkları artmıştır:
Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resul'ünün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir." Ve (bu) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. (Ahzab Suresi, 22)
Bu örnekte görüldüğü gibi, zorlu bir olay müminler için büyük bir hayra dönüşürken, bu hayrı takdir edemeyen hastalıklı insanların daha da inkara sürüklenmelerine neden olmuş ve onların aleyhine dönmüştür. Ayrıca bu olayda mümin topluluğun kötülerden arınmasının yanı sıra, bir başka hayırlı yön olarak onlara zarar vermeye çalışan inkarcıların da tüm gayretleri boşa çıkmıştır. Ahzab Suresi'nde, inkarcıların hiçbir hayra ulaşamadan, kin ve öfkeleri içinde geri çevrildiği şöyle haber verilmiştir:
Allah, inkar edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar… (Ahzab Suresi, 25)

Müslümanların Hicreti

Gerektiğinde tüm malını ve mülkünü geride bırakarak hicret etmek, Kuran'da bildirilen bir ibadettir. Bu nedenle Allah yolunda hicret eden Müslümanlar yurtlarını terk etmek durumunda bırakılmalarını her zaman hayır gözüyle değerlendirmişlerdir. Çünkü Kuran'da belirtildiği üzere, hicret edenler Allah'ın rahmetini umabilecek kişiler arasında sayılmaktadır:
Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cehd edenler (çaba harcayanlar); işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 218)
Cahiliyenin mantığı ile düşünüldüğünde, bir kişinin toplum baskısıyla evinden, yurdundan çıkarılması veya tanımadığı bir yere sürülmesi, tüm hayatını alt üst edecek bir olaydır. Ama öncelikle belirtmek gerekir ki, Allah'ın dinini inkar edenlerin büyük bir kısmından olumsuz karşılık görecekleri zaten inananlara önceden bildirilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar dinlerini terk etme yönünde bir zorlamayla karşılaştıklarında, aslında Allah'ın ayetleri tecelli etmektedir. İşte bu yüzden hicret eden veya yurtlarından zorla çıkarılan müminler her dönemde büyük bir neşe ve şevk içinde olmuşlardır. Peygamberimiz (sav) döneminde yaşayan sahabelerin gösterdiği üstün ahlak ve sarsılmaz tevekkül bunun en güzel örneklerindendir.
Onlar Peygamber Efendimiz (sav)'e tabi olduklarında Allah'ın kendilerinden razı olacağını umdukları için her türlü zorluğu göze almışlardır. Müslümanların hayrı için yurtlarından hiç tereddüt etmeden çıkmış, dünyaya yönelik tüm varlıklarını geride bırakabilmişlerdir. Allah, onların bu güzel ahlaklarının ve olaylara hayır gözüyle bakmalarının bir karşılığı olarak onlara sonsuz cennetini ve rahmetini vaat etmiştir. Kuşkusuz ki Allah'ın vaadi haktır:
Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: "Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O'nun Katındadır."(Al-i İmran Suresi, 195)
Hicret eden Müslümanların, ahiretteki sonsuz ecirlerinin yanı sıra, dünyada da bolluk ve güzellik ile ödüllendirilecekleri Kuran'da şöyle müjdelenmiştir:
Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah'a ve Resulüne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. (Nisa Suresi, 100)
Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı. Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir. (Nahl Suresi, 41-42)

Peygamberimiz (sav)'in Alemlere Örnek Tevekkülü

Hz. Muhammed (sav) tüm diğer peygamberler gibi hayatı boyunca pek çok zorlukla karşılaşmış, bu durumlarda gösterdiği sabır ve tevekkül ile Müslümanlara çok güzel bir örnek olmuştur. Kuran'da anlatılan bir olay, Hz. Muhammed (sav)'in gösterdiği üstün ahlakı ve Rabbimiz'e olan sarsılmaz tevekkülünü çok iyi vurgulamaktadır.
Peygamberimiz (sav), Mekke'den çıktığında müşrikler onu öldürmek amacıyla takip etmişlerdi. Peygamber Efendimiz onlardan saklanmak için bir mağaraya sığınmış, ancak müşrikler sığındığı mağaranın kapısına kadar gelmişlerdi. Böyle zorlu bir anda Peygamberimiz (sav) yanındaki mümin arkadaşına, hüzne kapılmamasını söylemiş ve ona Allah'a tevekkül etmeyi hatırlatmıştır. Bunu haber veren ayet şöyledir:
Siz Ona (peygambere) yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak onu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah ona huzur ve güvenlik duygusu indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı… (Tevbe Suresi, 40)
Hiç kuşku yok ki kutlu Peygamberimiz (sav)'in hayatı tehlikede iken korkuya ve hüzne kapılmamasının, endişe duymamasının tek sebebi Allah'a olan güveni ve O'nun kaderde yarattığı her olayın hayır ve güzellik dolu olduğunu bilmesidir. Bunun sonucunda  hiçbir zarar görmeden Medine'ye ulaşmış ve İslam tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olan hicret gerçekleşmiştir.

Hz. Musa'nın Üstün Ahlakı

Hz. Musa'nın tarih boyunca yaşamış en azgın insanlardan birisi olan Firavun ile olan mücadelesi Kuran'da detaylı olarak anlatılmıştır. Hz. Musa'nın Allah'ın dinini tebliğ etmesine, Firavun zorbalık ve tehditle cevap vermiştir. İnananları hak dinden çevirmek için her türlü yolu deneyen Mısır hükümdarı Firavun'a karşı Hz. Musa'nın gösterdiği üstün ahlak ve tevekkül, alemlere örnek olacak niteliktedir. O dönemi Kuran ayetleri doğrultusunda şöyle tarif edebiliriz: Bir yanda Firavun, ülkenin hakimi olan ve görünüşte bütün gücü elinde bulunduran kişidir; diğer tarafta da yanında az bir topluluk olan Hz. Musa vardır… Olayları zahiri (dıştan görünen) yönleriyle değerlendiren, haklının değil güçlünün kazanacağını düşünen cahiliye mantığı, Firavun'un bu mücadeleden kesin bir galibiyet ile çıkacağını zannetmiş olabilir. Oysa böyle düşünenler büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü Allah şöyle hükmetmiştir:
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)
Allah peygamberlerine yönelik bu vaadini yerine getirmiş ve Hz. Musa'yı Firavun'a karşı üstün kılmıştır. Onu, kardeşi Hz. Harun ile ve Kendi yardımıyla desteklemiştir. Ayrıca Allah, Hz. Musa'ya çeşitli mucizeler vermiş ve kendisiyle konuşmasıyla onu diğer insanlardan üstün kılmıştır. Kuran'da insanlara ibret almaları için aktarılmış olan bu mücadele, müminlerin aleyhine gibi görünen bir durumun, Allah'ın dilemesiyle nasıl bir anda tersine döndüğünü çok açık olarak gösterir.
Söz konusu olaylardan biri şu şekilde gelişmiştir: Firavun ve ordusu, Mısır'dan kaçan Hz. Musa'yı ve yanındaki inananları yakalamak için yola çıkmışlardır. Firavun tarafından fark edildikleri sırada inananların önüne deniz çıkmıştır. İşte bu noktada Hz. Musa'nın sözleri son derece dikkat çekicidir. Hz. Musa önünde deniz, arkasında ise Firavun ordusu olduğu halde, Allah'ın yardımının geleceğine güvenerek hareket etmiş ve bu şekilde üstün ahlakını ortaya koymuştur. Kuran'da bu olay şöyle haber verilir:
Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 60-68)
Burada asıl üzerinde durulması gereken konu, Hz. Musa'nın yürüttüğü zorlu, çetin mücadelesinde olaylara hep Allah'ın yardımının yanında olduğunu bilerek yaklaşması, karşılaştığı her olayı hayra yorması ve en zor anında dahi Allah'a tevekkül ederek bağlılığını ve sadakatini göstermesidir.

Hz. Yusuf'un Sarsılmaz Teslimiyeti

Müminler için "şer gibi görünen" olayların hayra dönüşmesiyle ilgili Kuran'da verilen en güzel örneklerden biri de Hz. Yusuf'un yaşamıdır. Hz. Yusuf, çocukluğundan itibaren başına gelen her olayda gösterdiği olgunluk ve Allah'a olan bağlılığı ile tanınır. Zor durumlardaki tevekkülü ile salih bir müminin nasıl davranması gerektiğine en iyi örneklerden biridir. Kendine Allah'ı dost edinen Hz. Yusuf, herşeyin "dostu"ndan geldiğini bilmenin verdiği rahatlıkla her olayda bir hayır aramıştır. Bu şekilde yaşamı boyunca karşısına çıkan her denemeyi bir fırsat bilmiş, her an olgun ve tevekküllü bir karakter sergilemiştir.
Hz. Yusuf'un karşılaştığı haksızlıkların ilki kardeşleri tarafından yapılmıştır. Hz. Yusuf'u kıskanan kardeşleri onu bir kuyuya atarak babalarından ve evlerinden uzaklaştırmışlardır. Allah bir yolcu kafilesini vesile ederek Hz. Yusuf'u bu tuzaktan kurtarmıştır. Yolcu kafilesi çocuk yaştaki Hz. Yusuf'u kuyudan çıkararak yanına almıştır. Bunun ardından Yusuf Peygamberi, Mısır'ın önde gelenlerinden birisi satın alarak evine yerleştirmiştir. Hz. Yusuf'un güzelliğinden etkilenen sahibinin karısı ise ayette bildirildiğine göre "ondan murad almak istemiş"tir. Buna karşın Hz. Yusuf kendisini fuhşa zorlayan kadından kaçmıştır. Üstün bir ahlak timsali olan Hz. Yusuf yine bir haksızlığa uğramış ve bu defa da kadının iftirasıyla suçlanmıştır. Yapılan araştırmada Hz. Yusuf'un suçsuz olduğu delilleriyle ortaya çıkmasına rağmen, kendisini zindana atmayı kararlaştırmışlardır:
Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)
Görüldüğü gibi Hz. Yusuf iffetini koruduğu için iftiraya uğramıştır. Bu iftiranın neticesinde uzun süre zindanda kalan Hz. Yusuf, hapis hayatının getirdiği her türlü zorluğa sabrederek Allah'a tevekkül etmiştir. Hz. Yusuf zindanda uzun süre kalmış ama Kuran'da anlatıldığı üzere son derece teslimiyetli bir tavır göstererek üstün ahlakı ile tüm müminlere örnek olmuştur. Bilinmelidir ki Hz. Yusuf, yaşamı boyunca gösterdiği sabır, tevekkül ve herşeyi hayra yormanın karşılığını hem dünyada hem de ahirette en güzel şekilde görmüştür.
Allah, birçok olayı sebep kılarak Hz. Yusuf'a dünyada çok büyük bir mülk ve hükümdarlık vermiştir. Hz. Yusuf'un tüm bu yaşadığı olayları hayırla yorumlaması ve Rabbimiz'e olan duası Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: "Ey babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur." "Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi, 100-101)
Kuşkusuz bu kıssa, müminlerin tevekküllerindeki samimiyetin arkasından ödüllendirilmelerine güzel bir örnektir. Salih bir mümine düşen de Hz. Yusuf gibi karşılaştığı tüm olayların hikmetlerini, hayırlarını çözmeye, anlamaya gayret etmektir. Allah'a tevekkül edip, O'na sığınıp, bu ilmi, bu anlayışı istemelidir. Mümin unutmamalıdır ki, insanları her gün mutsuz eden irili ufaklı olaylar veya önemli gördüğü büyük olaylar hiçbir şekilde müminin aleyhine olmaz. Bu, Allah'ın kader kanununa zıt bir olaydır. Allah her olayı mutlaka müminin lehine yaratır. Allah müminin kalbine olayın hayrını ve hikmetini ilham edebilir ki bu büyük bir nimettir. Ancak Allah ilham etmezse de Müslüman sabredip, "mutlaka hayır vardır" diyebilmelidir. Çünkü bu Allah'ın hoşnut olacağı umulan bir davranıştır.

Her Türlü Kötülük, İnsanın Kendisindendir

Kuran ahlakından habersiz insanların genel özelliklerinden bir tanesi iyilik gördükleri ya da rahat yaşadıkları zaman bunu kendilerinden zannetmeleri ve şımarıklığa kapılmalarıdır. Başlarına bir kötülük geldiği zaman da hemen suçlayacak birilerini aramalarıdır. Oysa Allah'ın adaleti sonsuzdur ve her kötülük kişinin kendisinden kaynaklanmaktadır. Ayette şöyle buyrulur:
Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir… (Nisa Suresi, 79)
Kuran'da inkarcıların olayları sapkın değerlendirmelerine yönelik örnekler verilmiştir. Örneğin Firavun ve çevresindekilerin başlarına kötülük geldiğinde bunu, Hz. Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak yorumladıkları ama aslında asıl uğursuz ve kötülük kaynağı olanların kendileri olduğu Araf Suresi'nde şöyle haber verilmiştir:
Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu bizim için" dediler; onlara bir kötülük isabet ettiğinde (bunu da) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah Katında asıl uğursuz olanlar kendileridir ama onların çoğu bilmezler. (Araf Suresi, 131)
Yukarıdaki örnekte gördüğümüz gibi, dinden uzak insanlar her durumda suçlayacak birilerini ararlar. Kendi yaptıkları çirkinlikleri ve hainlikleri görmezlikten gelir ve iyi insanları kötülükle suçlamaya çalışırlar. Oysa yukarıdaki ayette de dikkat çekildiği gibi asıl kötülüğün kaynağı kendileridir. Eğer bu insanlar iyiyi kötü, hayrı da şer olarak yorumluyorlarsa bunun tek sorumlusu da kendileridir.

Kader Gerçeğini Yanlış Anlamak

İnsanlar hayatları boyunca gelecekleri için, ertesi gün veya bir saat sonrası için çeşitli planlar yaparlar. Bu planlar kimi zaman önceden tasarlandığı gibi gerçekleşir, kimi zaman ise beklenmedik gelişmeler dolayısıyla aksar. Dinden uzak insanlar bu aksamaların tesadüfen meydana geldiğini zannederler.
Gerçekte ise ne planlanan programlar işlemekte, ne de umulmadık aksamalar olmaktadır. Bu plan ister gerçekleşsin, ister gerçekleşmesin bir insanın karşısına çıkan olayların tümü, sadece o kişinin kaderinde, Allah'ın önceden takdir etmiş olduğu olaylardan ibarettir. Bir ayette bildirildiği gibi;  "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar..." (Secde Suresi, 5) Ve yine bir başka ayette bildirildiği gibi; "Allah herşeyi kader ile yaratmıştır."(Kamer Suresi, 49)
Her insan aslında kendi planladıklarını yaşadığını düşünse de işin aslında Allah'ın kendisi için yarattığı kaderi yaşıyordur. Bu sebeple insan bir şeyler yapıp kaderini değiştirdiğini düşünse de aslında yine sadece kaderinde olduğu için bunu düşünüyordur. Hayatının hiçbir anı kaderinin dışında değildir. Koma durumundayken ölen insan kaderinde olduğu için ölür, aylar sonra komadan çıkıp sağlığına kavuşan ise yine kaderinde olduğu için kurtulmuştur.
Kaderi tam olarak kavrayamamış olan insan için ise tüm olaylar rastgele meydana gelen gelişmelerin, rastlantıların eseri olarak gerçekleşir. Bu insan, evrendeki herşeyin başıboş olarak varlığını sürdürdüğünü zanneder. Bundan dolayı da başına kötü bir şey geldiği zaman bütün bunları "şanssızlık" olarak adlandırır.
Oysa insanın akıl ve muhakeme yeteneği oldukça sınırlıdır; üstelik insan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. İnsanın başına gelen istisnasız tüm olayları ise zaman ve mekandan bağımsız, "sonsuz bir akıl" sahibi olan Allah planlamaktadır. Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek  kolaydır. (Hadid Suresi, 22)
Bu büyük gerçeğin bir sonucu olarak insanın yapması gereken tek şey, her olayın hayır olarak yaratıldığını bilerek, Allah'ın kendisi için belirlemiş olduğu kadere teslim olmaktır. Nitekim gerçekten iman etmiş olan insanlar, hayatlarındaki herşeyin Allah'ın kendileri için belirlemiş olduğu kadere tabi olduğunu, bir hikmet üzerine yaratıldığını bilerek yaşarlar. Bunun sonucunda da mutlak hayra kavuşurlar. İnananların gösterdikleri bu güzel ahlak ve sarsılmaz teslimiyet Kuran'da şöyle anlatılmaktadır:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Sonuçta insan hayır olarak da değerlendirse, şer olarak da değerlendirse olacak olanı engellemeye gücü yetmez. Hayırla değerlendirmekle kazanır; şer olarak görürse sadece kendine zarar vermekten başka bir şey elde edemez. İnsanın pişmanlık dolu sözler kullanması veya isyankar bir tavır göstermesi kaderindeki bir saniyeyi olsun değiştirmez. Bu sebepten dolayı da kula düşen tek sorumluluk Allah'ın sonsuz adaletine ve kendisi için belirlediği kadere teslim olup bütün olaylara hayır gözüyle bakmak, kalben mutmain olmuş bir "kader izleyicisi" olmaktır.

Şeytan Hayrı Görmeyi Engellemek İster

Şeytanın son derece nankör ve isyankar olduğu bizlere Kuran'da haber verilmiştir. Onun, insanlara sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşacağını, insanları doğru yoldan saptırma amacı uğruna her yolu deneyeceğini de ayetlerden öğrenmekteyiz. Şeytanın bu menfi amacına ulaşmak için başvurduğu en önemli oyunlardan biri, insanın başına gelen olaylardaki hayırları görmesini engellemek, böylece Allah'a karşı nankör ve isyankar olmasına neden olmaktır. Kuran ahlakının güzelliklerini kavrayamayan, dinden uzak yaşayan, ahireti unutarak ömürlerini boş amaçlarla geçiren insanlar şeytanın bu tuzağına düşerler.
Şeytan bu insanların özellikle hassas noktalarını bularak o yönlerden kalplerine vesvese vermeye çalışır; onları Allah'a ve O'nun belirlediği kadere karşı isyan etmeye çağırır. Örneğin bir kişi komşusu trafik kazası geçirdiğinde bu olayın kaderlerinde olduğunu rahatlıkla onlara hatırlatabilir. Hatta "verilmiş sadakanız varmış, önemli olan kurtulmanız, Allah sizi korudu" gibi sözlerle karşı tarafı sakin leştirmeye çalışabilir. Ama kendisi ve ailesi benzer bir olaya maruz kaldığında aynı olgun tavırları gösteremez. Şeytanın tahrik ettiği nefsinin oyununa gelerek isyan etmeyi daha kolay görür. Çünkü olayların hayrını görmeye çalışmak, Allah'a teslimiyet göstermek ve tevekkül etmek vicdan işidir. Eğer kişi vicdanını yeteri kadar kullanmazsa böyle olaylarda daima yanlış tavır gösterecektir.
Şeytanın hayrı görmeyi engellemesi her konuda kendini gösterebilir. Vesvese verme özelliğini kişinin yaptığı işlerdeki hayırlı yönleri göstermemek için de kullanır. Mesela Allah rızası için hayırlı bir harcamada bulunacak bir mümine gelecek korkusu vermeye, malının azalacağı, kendisinin açıkta kalacağı gibi hisler vermeye çalışır. Şeytanın bu oyunu bir ayette şöyle haber verilmiştir:  
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisi'nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 268)
Ama bunların hepsi boş kuruntulardır. Şeytanın bütün bu sinsi planları salih müminlere asla etki etmez. Çünkü müminin hayırlı harcamalar yapmasındaki hedefi dünya hayatındaki rahatı veya çıkarları değildir. Asıl amacı ihtiyaç içinde olanlara yardım ederek Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktır. Bu nedenle şeytan inananlara bu tarz vesveselerle yaklaşamaz ve onları aldatamaz. Şeytanın inananlar üzerinde etkili olamayacağını Allah Kuran'da bildirmiştir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Buraya kadar anlattıklarımızdan da anlaşıldığı gibi şeytan, özetle, hayrı engelleme konusunda başlıca iki yönde insanlara yaklaşır. Birincisi; hayırlı, güzel bir davranışı engellemek için elinden geleni yapar ve insanları yegane amaç olarak dünyanın süsüne yöneltmeye çalışır. İkincisi ise; olaylardaki hayırları ve hikmeti görmelerini  engellemeye çalışır. Özellikle insanlara bir musibet isabet ettiğinde bu olayları "şer" gibi göstererek insanları Allah'a isyana sürüklemeye çalışır.
Halbuki Allah, insana sayarak bitiremeyeceği kadar çok nimet sunmuştur. Doğumundan ölümüne kadar her anında verdiği nimetler ile sayısız lütufta bulunmuştur. İşte bu yüzden Allah'ı dost ve vekil edinen müminler karşılaştıkları bir olayın hikmetini o anda anlamamış olsalar bile Allah'a dayanıp güvenirler ve sonunda muhakkak bir hayır olacağını düşünerek sabrederler. İçinde bulundukları durum ne olursa olsun asla isyankar daranmazlar veya şikayetçi bir tavır göstermezler. Bilirler ki çok vahim gibi görülen bir durumda olsalar da, bu durum eninde sonunda kendilerinin lehine dönecektir. Ve Allah'ın izniyle karşılaştıkları zor olay, belki de ahiretlerinin kurtulmasını sağlayacak çok önemli ve hayati bir dönüm noktası olacaktır.

İnsanın Hedefi Bu Dünya Değil, Ahiret Olmalıdır

Dünyanın Bir İmtihan Yeri Olduğunu Unutmak

Bir kısım insanlar yaşamlarının büyük bir bölümünün günlük hayatın akışı içinde, tesadüfler neticesinde geliştiğini zannederler. Fakat bu çarpık değerlendirme çok büyük bir yanılgıdır. Bir kişinin kanser olması veya bir yakınını trafik kazasında kaybetmesi gibi büyük olaylardan, yediği yemeğe veya giydiği kıyafete kadar herşey o kişinin kaderinde belirlenmiş özel olaylardır. Tüm bu olayları kişinin denenmesi için en ince ayrıntısına kadar Allah yaratmaktadır.
İşte, inananlarla inkarcılar arasındaki en temel fark bu noktada açığa çıkar. Müminler hem kendi başlarına gelen hem de çevrelerinde gerçekleşen olayları çok farklı bir bakış açısı ile değerlendirirler. Bu Kuran'da Allah'ın emrettiği şekilde düşünerek, her olayı bir deneme gözüyle değerlendirmedir. Dolayısıyla müminler karşılaştıkları her olayda sınandıklarının bilincinde olarak Allah'ı razı edecek davranışlar göstermeye gayret ederler.
Diğer taraftan Kuran ahlakını yaşamayan insanların pek çoğunun ulaşmaya çalıştığı çeşitli hedefler vardır. Bu hedefler genellikle, iyi bir okulda okumak, mutlu bir evlilik yapmak, çocuklarını evlendirmek, başarılı bir iş adamı olmak, yüksek bir mevkiye gelmek, zengin ve itibarlı bir insan olmak gibi konularda yoğunlaşır. Tüm bu sayılanlar makul isteklerdir ancak yanlış olan bu isteklere ulaşmayı bazı kişilerin hayatlarının en önemli gayesi haline getirmeleridir. Bu gibi insanların bütün planları ve uğraşıları bu dar çerçeve içindedir. Çünkü bu insanlar yaşamlarını sadece bu dünyadan ibaret zannetmektedirler. Oysa bu zan, çok büyük bir yanılgıdır. Bir insan hayatı boyunca her istediğini elde etmiş bile olsa, eninde sonunda yaşamı bir yerde noktalanacaktır. Ve gerçek sonsuz yaşam olan ahirete adım atacaktır. Dolayısıyla sadece dünyanın geçici süslerini kazanmaya yönelik bir hayat, Allah'ın dilemesi dışında boşa geçmiş bir hayattır.
Üstelik böyle bir hayatı kendine amaç edinmiş bir insanın dünyada da istediklerine eksiksiz olarak kavuşması mümkün değildir. Allah'ın yarattığı kanuna göre, dünya üzerindeki varlıklar zaman içerisinde bozulmaya uğrarlar. Zamanın yıpratıcı etkisi istisnasız herşey üzerinde etkisini gösterir. Örneğin çok güzel görünümlü, hoş kokulu bir meyve birkaç gün sonra yenmeyecek hale gelir; yıllarca çaba harcanarak elde edilen bir ev eninde sonunda eskir ve kullanılmaz duruma gelir. Ve en önemlisi dünyadaki herşey gibi insan bedeni de zaman içerisinde bozulmaya doğru hızla yol alır. Zamanın getirdiği yıpranmayı ve vücudun yaşlılığa olan geçişini, tüm insanlar yaşamak durumundadır. Saçların beyazlaması, belli bir yaştan sonra hücrelerin ölmeye başlaması, vücudu meydana getiren uzuvlarda ortaya çıkan aksamalar, derinin kırışması ve diğer pek çok alamet insanın ölüme yaklaştığını hatırlatan açık delillerdendir.
Yaşlanmanın yanı sıra insan ömrü, en iyi ihtimalle ortalama 60-70 yıldır ki karşılaşılan pek çok olay ile bu süreç daha da kısalabilir: Trafik kazası, ölümcül bir hastalık gibi faktörler insanın hiç beklemediği bir anda hayatını kaybetmesine neden olabilir. Önceki bölümde de söz ettiğimiz gibi, insan ne kadar ölümü düşünmemeye, onu aklından çıkarmaya çalışırsa çalışsın, kaçınılmaz sonla bir gün kendisi de karşılaşır. İster dünyanın en güzel insanı olsun, ister en zengini, isterse de en ünlüsü her insan ölüm gerçeğiyle yüz yüze gelir. Tüm hayatını harcayarak elde ettiği mallar, mülkler, evlatlar, dostlar onu ölümden koruyamaz. Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da müşahede edilebileni de bilene (Allah'a) döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir. (Cuma Suresi, 8)
Tüm bunlar tek bir gerçeği gösterir; dünya hayatı geçicidir ve insanın gerçek yurdu değildir. O halde insanın asıl hedefi bu dünya değil ahiret olmalıdır. Ayette şöyle buyrulur:
Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül  edenler içindir. (Şura Suresi, 36)
Dünya hayatının geçici olduğu ve insanın da ölümlü bir bedene sahip olduğu bu kadar açıkken, üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir konu ortaya çıkmaktadır. Bu konu ise, insanın yaratılış amacıdır. Allah, Kuran'da dünya hayatını yaratma amacını şöyle açıklamaktadır:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Allah, Kuran'daki pek çok ayet ile insanın yaratılış amacının Kendisi'ne kulluk etmek olduğunu ve dünya hayatının da iyi ile kötülerin birbirinden ayrılması için bir deneme mekanı olarak yaratıldığını bildirmiştir. Bu konudaki bir başka ayet şöyledir:
Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye. (Kehf Suresi, 7)
İnsan, hayatı boyunca sürekli olarak bir denemeye tabidir, hiçbir şey tesadüfen meydana gelmez. Eğer insan bunları kavrayamaz ve olayların Allah'tan bağımsız olarak geliştiğini zannederse o zaman çok büyük bir hataya düşmüş demektir. Çünkü hayatın akışı içinde gelişen tüm olaylar aslında Allah'ın bu kişiye özel olarak yaşattığı birer imtihandır. Ve insan bu imtihan karşısında vereceği tepkilerden, yapacağı davranışlardan sorumlu tutulur. Bu davranışları ve ahlakı sonsuz yaşamındaki konumunu belli edecektir.  Büyük veya küçük hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmeyeceği, hepsinin Allah'ın o kişinin kaderinde takdir ettiği olaylar olduğu insanın aklından çıkarmaması gereken en önemli gerçeklerden biridir. İnsan bu gerçeği unutmadığı sürece karşılaştığı herşeyin kendisi için hayır dolu olduğunu da unutmaz. Çünkü herşey Allah'ın takdiri ile gerçekleşir. Bu durumda insan olaylardaki hayır ve hikmetleri görmek, kısacası herşeyi "hayra yormak" için öncelikle dünya hayatının imtihan yeri olduğunu aklından çıkarmaması gereklidir.

Kimseye kaldırabileceğinden fazla yük yükletilmez

Allah her insanı değişik olaylar ve kişileri vesile ederek farklı farklı denemelere tabi tutmaktadır. Ama bu noktada şunu belirtmek gerekir ki, Allah sonsuz adalet sahibidir ve kullarına karşı Halim (çok yumuşak olan)dir; insana gücünü aşan bir yükümlülük vermez. Bu, Allah'ın bir vaadidir:
Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar. (Müminun Suresi, 62)
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar –ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz– onlar da cennetin ashabıdırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)
İnsanın dünya hayatında karşılaşabileceği her türlü ağır imtihan, hastalıklar, kazalar, maddi ve manevi sıkıntılar ve diğerleri onun kaldırabileceği sınırların içinde yer alan denemelerdir. Fakat kişi, güzel ahlakı ve sabrı değil de şeytanın özelliği olan isyanı ve nankörlüğü tercih ederse o zaman bu kendi seçimidir ve bu tavırlarından sorumlu tutulacaktır.
Zaman zaman meydana gelen olaylarda insan artık bir çıkış yolunun kalmadığını, herşeyin bittiğini, bunun aşamayacağı bir zorluk olduğunu düşünebilir. O olayda bir hayır olabileceğini unutarak isyankar bir tutum sergileyebilir. Ama bunlar aslında sadece şeytanın verdiği boş kuruntulardır. Samimi bir mümin şu gerçeği bilmelidir ki, karşılaştığı olay her ne olursa olsun, mutlaka güzel ahlak gösterebileceği ve sabredebileceği bir durum ile karşı karşıyadır. Umutsuzluğa kapılmak ise şeytandan gelen bir vesvesedir. Allah kullarına Kendi rahmetinden umut kesmemeyi şöyle  emretmiştir:
Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah, dilediğine rızkı genişletip-yayar ve (dilediğine) kısar da. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 52-54)
Allah'ın yukarıdaki ayetlerle bildirdiği emrine uyan ve hayır düşünen insan yine ayetlerde bildirildiği gibi, hayırla karşılaşır; umut kesen ise yapayalnız ve yardımcısız kalır. Allah, Kendi rahmetinden umut kesenlerin inkarcılar olduğunu şöyle bildirmiştir:
Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp inkar edenler'; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azap onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)
… Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez. (Yusuf Suresi, 87)
Mümin Allah'ın emri gereği asla umutsuzluğa kapılmamalı ve karşılaştığı olayları daha derinlemesine tefekkür etmelidir. Bir zorlukla karşılaştığında şunları düşünmelidir: Bu deneme esnasında kendi cesaretini, sabrını, şefkatini, dirayetini, vefasını, sadakatini, sevgisini, fedakarlığını bu dünyada seyrederek aslında kendine şahitlik etmektedir. Hafızasında kalan bilgi ile ahirete gittiğinde, bu güzel huylarına ve tavırlarına karşılık cennetin verildiğini anlaması ona ayrı bir haz ve zevk sebebi olacaktır. Zorlukları gören nefis onların yerine cennette verilen kolaylıkları ve nimetleri şuurlu, bilinçli, derin bir algı ile hissedecek ve dolayısıyla büyük bir zevk alacaktır. Unutmamalıdır ki, zoru bilmeyen, kolaylığın ne olduğunu anlayamaz; anlasa da zoru bilen insanın şuuru ve derinliği ile hissedemez. Bu yüzden müminin dünyada yaşadığı her zorluk, ahirette kendisi için büyük bir zevk kaynağı olacaktır.
Ayrıca dünyada sabırlı, akıllı, dirayetli, kolaylaştırıcı, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın ayrı, derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde gördüğünde büyük bir zevk alır; başka müminlerin kendinden aldığı imani zevki hissetiğinde mümin ise bunlardan da ayrı bir zevk alır. Bu zevk, hoşnutluk ve güzellik Allah'ın izniyle cennette sonsuza kadar devam eder.


Şifa Veren Allah'tır

Hastalık insana acizliğini ve Allah'a muhtaç olduğunu hatırlatır

Hastalık anında insanın o güne kadar sapasağlam olan vücudu gözle dahi göremediği virüslere ve mikroplara karşı yenik düşer. Ve bilindiği gibi pek çok hastalık halsizlik, çeşitli bölgelerdeki ağrı ve acıyla kendini gösterir. Hatta bazı hastalık türlerinde insan yataktan dahi kalkamayacak kadar yorgun olabilir ya da o derece ağrı içerisinde olabilir. Mikroskobik bir virüsün kendi bedeni üzerinde meydana getirdiği bu zayıflığa engel olmaya güç yetiremeyen insan, böyle anlarda acizliğini ve Allah'a ne kadar muhtaç bir durumda olduğunu çok daha iyi kavrar. Böylece sağlıklı iken büyüklüğe kapılan, enaniyet yapan, sahip olduklarıyla gururlanan kişi belki de gereği gibi düşünmediği bu gerçeğin şuuruna varabilir. Herşeyin Yaratıcısı olan Rabbimiz'in sonsuz kudretini daha iyi takdir edebilir.

Hastalıkla birlikte sağlıklı olmanın Allah'ın bir lütfu
ve nimeti olduğu daha iyi anlaşılır

Günlük hayatta çoğu zaman düşünülmeyen konulardan bir tanesi de sağlıklı olmanın aslında ne derece büyük bir nimet olduğudur. Uzun süre hasta olmayan, dolayısıyla bir rahatsızlık, ağrı ya da acı hissetmeyen insan bu duruma alışır. Ama ani bir hastalık ile karşılaştığında aslında sağlıklı olmanın Allah'ın bir lütfu olduğunun farkına varır. Çünkü bir şeyin değeri, o şey kaybedildiğinde veya ondan mahrum kalındığında çok daha iyi anlaşılır. Ünlü İslam düşünürü Said Nursi'nin de söylediği gibi; "Soğuk olmazsa sıcaklık anlaşılmaz; zevksiz kalır. Açlık olmazsa yemek lezzet vermez. Maraz olmazsa sıhhat lezzetsizdir.  Yani herşey zıttıyla anlaşılır ve kıymet kazanır."

İnsan ciddi bir hastalıkta dünyanın geçiciliğini, ölümü ve ahireti daha çok düşünür hale gelebilir

İnsanların büyük bir kısmı hayati önemi olan bir hastalığa yakalandıklarında ya da bir uzuvlarını kaybettiklerinde bunu kendileri için kötü bir olay olarak değerlendirebilirler. Oysa belki de bu kişinin hastalığı dert olarak, bela olarak değil, ahirette kurtuluş bulması ve yalnızca Allah'a yönelmesi için bir vesile olarak kendisine verilmiş olabilir. Çünkü ciddi bir hastalığa kapılan insanın doğal olarak şuuru daha çok açılır. Yaşadığı zorlu hastalık insanın içinde bulunduğu alışkanlıklara dayalı ruh halinden yani gafletten çıkarak yaşamının anlamını ve ahiret gerçeğini daha çok düşünmesine neden olabilir. Bu kişi dünyaya bağlılığın  anlamsızlığını ve ölümün ne kadar yakınında olduğunu kavrar.Tüm hayatını gaflet içerisinde geçirecekken, hiç beklemediği bir anda hastalanması ile birlikte belki de ahiret yaşamının ve Allah'ın rızasını kazanmanın önemini kavrayıp sonsuz hayatında kurtuluş bulabilir. 

İnsanın Allah'a olan duası ve yakınlığı artar

Ciddi bir hastalığın vücut üzerindeki belirtileri arttıkça birçok  insan her zaman düşünmekten kaçtığı ölümü düşünmeye başlar ve bu durumda kişi tüm samimiyetiyle Allah'a dua ederek sağlıklı bir hale gelmeyi ister. Yaşamı boyunca hiç dua etmemiş bir insan bile amansız bir hastalık karşısında Allah'a yalvarma ihtiyacı duyabilir. Rabbimiz'e karşı son derece samimi dua edebilir; bu sebepten dolayı da Allah'a olan yakınlığı artabilir. Ve eğer bu kişi iyileştiğinde de aynı samimiyetle dualarını sürdürürse, sağlığına kavuştuğunda nankörlük etmezse yakalandığı hastalık onun için büyük bir hayra yani ihlaslı bir yaşam sürdürmesine vesile olmuş olur.
Allah Kuran'da böyle zorluk anlarında Kendisine yönelen insanları haber vermiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua sahibidir. (Fussilet Suresi, 51)
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)
İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak, Rablerine dua ederler; sonra Kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar. (Rum Suresi, 33)
Ancak yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı gibi insanın zorluk anında dua etmesi yeterli değildir; Allah'a karşı acizliğini anladığında dua ettiği gibi, kendisine nimet verildiğinde de Allah'a sığınması gerekir. Bu şekilde hastalık ve sıkıntı, bu zorluğa maruz kalan kişinin aczini anlayarak tevbe etmesine ve geri kalan ömrünü teslimiyetle geçirmesine vesile olacaktır.

Hastalığa gösterilen tevekkülün ve sabrın karşılığı
ahirette sonsuz cennete kavuşarak alınır

Daha önce de belirttiğimiz gibi, hastalıkların bir hikmeti de dünya hayatında insanların sabırlarının ve Allah'a olan tevekküllerinin denenmesidir. Müminler bir hastalık durumunda Allah'a olan sadakatleri, gösterdikleri tevekkül ve sabırları ile cahiliye toplumunu oluşturan fertlerden ayrılırlar. Çünkü zor zamanlarda gösterdikleri güzel tavırlarının Allah'ın rızasını kazanmaya uygun olduğunu bilir ve ahirette de büyük bir karşılığının olacağını umarlar. Hastalığı öncesinde Allah'a tam olarak teslim olmamış bir kişi ise belki hastalığı sayesinde bu güzel özellikleri kazanabilir; geçici dünya hayatındaki kısa süreli sıkıntılarının karşılığında sonsuz cennet hayatının nimetlerine kavuşabilir.
Hz. İbrahim'in hastalık karşısındaki samimi duası müminler için güzel bir örnektir. Bu dua ayetlerde şöyle haber verilir:
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur," (Şuara Suresi, 80-81)
Bir başka güzel örnek ise Hz. Eyüb'ün rahatsızlığı sırasındaki tavrı ve üstün ahlakıdır. Kuran'da bildirildiğine göre, Hz. Eyüb'e şiddetli bir sıkıntı isabet etmiş, ancak bu sırada Allah'a çok büyük bir bağlılılık ve sadakat göstererek örnek bir tavır sergilemiştir. Bu nedenle Hz. Eyüp Allah'a olan teslimiyetli ve tevekküllü tavrıyla Kuran'da övülmüş bir peygamberdir.
Kuran'da haber verildiğine göre Hz. Eyüp bu sırada ayrıca şeytanın olumsuz telkinleriyle karşılaşmıştır. Şeytan, içinde bulunduğu hassas durumdan faydalanarak onu tevekkülsüz davranmaya teşvik etmeye çalışmıştır. Hastalık ya da bir sıkıntı durumunda bazı insanlar dikkatlerini çok fazla yoğunlaştıramadıkları için şeytanın telkinine açık bir duruma gelebilirler; ancak Hz. Eyüp Allah'a gönülden bağlı bir peygamber olarak şeytanın bu tuzağına düşmemiştir. Sıkıntısını samimi olarak Allah'a açmış ve O'ndan yardım dileyerek dua etmiştir. Kuran'da Hz. Eyüb'ün örnek duası şöyle bildirilmektedir:
Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın." Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik… (Enbiya Suresi, 83-84)
Allah, onun bu samimi duasına icabet ederek "Şafi" (şifa veren) sıfatı ile neyin kendisine şifa olacağını Hz. Eyüb'e bildirmiştir. Ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti.
"Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk" (su, diye vahyettik.) Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık. "Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma." Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi. (Sad Suresi, 41-44)
Hz. Eyüp kendisine dokunan sıkıntı esnasında Rabbimiz'e olan tevekkülü, bağlılığı ve sabrı ile gösterdiği üstün ahlakın mükafatını ve karşılığını hiç kuşku yok ki eksiksiz olarak almıştır. (En doğrusunu Allah bilir) Kendisinden sonra gelen tüm Müslümanlara da bu derin tevekkülü ile güzel bir örnek olmuştur.